24Nis2024

Paylaş

BİR ÖMÜRDÜR FABRİKA

İşe müracaat edip de bana “fabrikada çalışacaksın” dendiği zaman hayaller kurmuştum. Genç bir mühendis olarak kendimi fabrikadan ve üretimden sorumlu hissediyordum. Fabrika sahibinin oğlu edalarıyla Tarık Akan gibi, gürültülü makinaların arasından geçecek, çalışan işçilerin omuzuna değerek “kolay gelsin” diyecektim. Minur Özkul’a benzeyen ustabaşından bilgiler alacak, Şener Şen’e benzeyen işçiye elimle selam verecektim. Müjde Ar gibi bir sekretere “patron yerinde mi” diyecek, Hulusi Kentmen gibi bıyıkları olan babacan fabrika sahibine makinaların performansı hakkında bilgi verecektim. Dedim ya hepsi hayalmiş. Benden 6 fotoğraf, muhtardan ikametgâh, sabıka kaydı, sağlık raporu ve vukuatlı nüfus cüzdan sureti istenince hayalim son buldu.

Yılla sonra anladım, fabrika bir ömürdür. En zoru ilk kez fabrikada işe başladığın gündür. Kafanda binlerce soru ile işyerine gelirsin. Okulda öğrendiklerinin yeterli olmayacağı, mesai arkadaşlarına karşı küçük düşüp düşmeyeceğin, kafanda yüzlerce soru ile işe başlarsın. Mühendis olmak bir yana, okulu bitirirken ne kadar fazla teorik bilgiye sahip olursan ol, pratik eksikliği nedeniyle daha ilk günden rezil olacağını düşündürür sana. Sen, makina elemanları dersinde civataya gelen gerilimleri hesaplamayı öğrenmişsindir ancak bir kaplin nedir ya da flanş çeşitleri nelerdir vs. bilmezsin, bilsen dahi isim bazında kalır bilgilerin. Akışkanlar mekaniğine kök söktürüp, imalat konusunda at koşturuyor olman, fabrikada kimseyi ilgilendirmez. Fabrikada ilk işe başladığın günlerde mühendis olman bir suçmuş gibi hissettirir.

İlk başmühendisim Hayrettin abi söylemişti; “boş ver, mühendislikte acemilik 6 ayda geçer”. Gerçekten de öyle oldu. Fabrikada yıllar geçtikçe ve mesleki olarak yüksek kademelere çıkıldıkça, mühendislikten alınan keyifte artar. Bu meslekte, tamam ben oldum artık diyemezsen. Mutlaka daha yaratıcı bir çözüm vardır. Çok büyük bir hata dahi yapmış olsan, nedenleri üzerinde dakikalarca toplantı yapılabilir ve bu toplantı sonunda kendine yeni bilgiler sağlamış olabilirsin. Özellikle çalıştığın fabrikada yeni bir makine ya da yeni bir proses uygulanması bir mühendis olarak sana büyük bir keyif verir. Hele bir de o konuda az buçuk bir şeyler biliyorsan, danışılacak adam ya da medet umulan mühendis pozisyonundaysan yaşanan soruna çözüm üretmenin keyfine doyum olmaz.

Yıllar geçer, fabrika eskir, sen deneyim kazanırsın. Anlarsın ki, mühendislik ne senin üniversitede öğrendiklerin, ne de ilk yıllardaki acemiliklerin. Yıllar geçer anlarsın, mühendislik, kusursuz çözümler bulmak değil, sınırlı kaynaklarla elinizden gelenin en iyisini yapmaktır. Mühendis ise, minimum masrafla fabrikaya maksimum gelir getirmek için uğraşan kimse. Üretimde görev alıyorsan kendini amele gibi hissedersin. Kalitede görev alanlar çok bilmiş olurlar, Ar-Ge’de görev alanlar küçük dağları kendilerinin yarattığını sanırlar.

Bir mühendis için en zoru üretim bölümünde çalışmaktır. 40 ayrı makinenin arızası, bir sürü işçinin sıkıntısı seni bekler. Sadece fabrikada yaşananlar olsa iyi, mühendis dediğin her işten anlar, her arızayı tamir eder sanırlar. Mesela akrabanı ziyarete gidersin, kombisiyle ilgili sorular sorar. Bir başkası nükleer santralleri sorar. Öbürü arabasının motorunu sorar. Klima alacak olan gelir sana sorar. Bunların hepsini bilmen lazım yoksa “bu nasıl mühendis” derler. İçinden söylenirsin “bu dediklerinin hepsinin ayrı mühendisliği var, adamlar 4 yıl okuyorlar” diyemezsin, sadece içinden geçirirsin.

Ama fabrikada, üretim kısmında çalışmak tüm bunlara benzemez. Başta patron, herkes senden çare bekler. Arıza yapan makinanın başına bir an önce gelmeli, bir doktor edasıyla “açılın, açılın, ben mühendisim” demeni ve biran önce arızayı gidererek, çözüm bulmanı beklerler. Arızayı giderememek, “sen ne biçim mühendissin” dedirtmemek, millete kendini güldürmemek için canla başla uğraşırsın. Arızayı tespit ettiğinde “ulan bir rulman, bir cıvata insana nasıl bu kadar problem çıkarıyor?” diye düşünür insan. Ama en güzeli; dağılan rulmanı değiştirip, makinanın eskisinden daha iyi çalıştığını gördüğünde, elindeki gres yağını üstübü ile silerken, “Osman usta bana bir çay getir, ama demli olsun” dediğin andır.

Ama en önemli başarı, fabrikadan ayrılsan da, yıllar geçse de geride kalanlar için sevilen ve anılan bir mühendis olabilmektir. Örneğin; sevilen mühendis ameleliğe girişir; “adam işçileri motive etmek için işe girişiyor” olur. Aynı işi sevilmeyen mühendis yaparsa, “çalışanlarına söz geçiremiyor kendi yapıyor” olur. Sevilen mühendis eller cepte iş buyurur; “vay be bu adam yönetici olmak için doğmuş” denir, sevilmeyen mühendis eller cepte iş buyurur, “anca kaytarsın çene çalsın” olur. İyi mühendis işten ayrılmak istediğinde; “kariyerini yükseltmek için daha iyi yerler arıyor, hakkıdır” denir. Sevilmeyen mühendis işten ayılmak istediğinde; “çalışmaya niyeti yok hem bizi yüz üstü bırakıyor” denir. Dolayısıyla, fabrikadan ayrılsan da, yıllar geçse de geride kalanlar için sevilen ve anılan bir mühendis olabilmek, önemlidir.

Fabrikaya geldiğinizde havadaki toz bulutu, hiç susmayan makinaların gürültüsü sizi korkutur. Ancak babacan tavırlı mühendis arkadaşların ve “hoş geldin” diyen bir sürü insan ortamı yumuşatır. İşte o esnada elinde poşetlenmiş bir takım giysi ve bir beyaz baretle ambarcı yanına yaklaşır ve “şefim şunlara bir bak üzerine olacak mı?” der ve sana fabrikada kullanacağın önlük, kot ceket, çelik burunlu ayakkabı ve beyaz bir baret verir.

İşte o beyaz baret büyülü bir enstrümandır. Bareti kafana geçirdiğin an mühendis olduğunu, etrafında bulunanların bu beyaz barete bakarak davranmaları gerektiğini, mühendis şapkası diyebileceğin ve yeni işe başladığın fabrika ortamında senin statünü belirleyen bu baret sana mucizevi bir aparatmış gibi görünür. Keşke beni baretimle ve beyaz önlüğümle birlikte babam da görseydi.

Fabrikada baret, kast sisteminin en önemli göstergesidir. Makinaların arasında beyaz baretle dolaşanlar kesinlikle mühendis-mimar-şef vs., sarı baretliler usta, işçi, amele ve kırmızı baretliler işçi sağlığı ve iş güvenliği sorumluları olarak statülerini belli eder. Renkler ve anlamları değişebilir belki, ama otorite sistemi ifadesini baret renginde bulur.

Aslında baretin kullanımı sahiden zordur, kimse takmak istemez. Özellikle yaz aylarında işkenceye dönüşür ama hiçbir şey can güvenliğinden mühim değildir. Fabrikada çalıştığın ilk aylarda herkes senin mühendis olduğunu bilsin, kendine güvenin gelsin, mühendis olduğuma ben de inanayım diye, kafandan çıkarmak istemezsin. Ama çoğunlukla kafana olmaz. Saçını tepende toplasan içine sığamazsın, salıp bıraksan baret kafandan düşer, sıkıntıya girersin. Ancak 3-4 ay sonra fabrikada çalışan herkes sana isminle değil de “şefim” diye seslenmeye başlarsa, anlarsın ki, artık çalışma ortamında tanınıyorsun, ondan sonra baret işlevini tamamlamıştır, artık takmazsın. Bu durumdan sonra baret, bir kartvizit misali arabanın arka tarafında bir hava atma aracı olarak yıllarca kalır.

Ama iş sağlığı ve işçi güvenliğinden sen sorumlu olacağından tüm işçilerin baret takmasını zorunlu kılarsın. Bir fabrikanın en önemli motifidir, işçiler. Mavi yakalı kıyafetleri ile hepsi de Orhan Kemal romanlarından çıkmışlar gibi. Vardiya ile bölünmüş hayatlar, gecesi gündüzüne karışmış insanlar, çekilen eziyet, hem de “bir ekmek parası” uğruna.

Gençliğinin, dinamizmin doruğundaki bir sürü kadın ve erkek sabahtan akşama kadar fabrikada alın teri akıtırlar. Hele bir de fabrikada otomasyon varsa sadece asgari ücrete çalışan bir güruh. Çoğu çalıştıkları fabrikada servis ve yemek ücretsiz diyerek mutlu. Sabahları daha gözlerindeki çapaklar düşmeden servislere doluşurlar. Kahvaltı niyetine her gün aynı simitçiden kuru simit alan bir sürü insan. Sadece işine motive yan taraftaki tezgahta çalışan arkadaşı ile yalnızca öğle yemeğinde birlikte olabilen ve sevdiği rengin ne olduğunu öğrenmeden emekli olan bir yığın emekçi.

Yıllar geçtikçe fabrikada hayat otomatik pilota bağlanır. Hep aynı kişilerle aynı saatlerde günaydınlaşır, aynı saatlerde iyi akşamlaşırsın. Hep aynı kişilerle servisten aynı durakta iner, aynı bakkaldan benzer şeyleri alırsın. Bilirsin ki, herkes senin gibi akşam evde yemeğini yiyor, aynı parodili TV dizilerini seyrediyor ve yaklaşık aynı saatlerde yatıyordur. Böylesine tek düze bir hayatta değişen tek şey sabah saatlerinde fabrikadaki masanızın üstüne bırakılan ve gece vardiyasındaki üretimi gösteren tablodaki rakamlardır.

Fabrikadaki en önemli şey; üretimdir. Üretimin yapılması ve rakamlardaki artış herşeyden daha kutsaldır. Fabrikanın 24 saat çalışması için yapamayacağınız şey yoktur. Yıllar geçer gözlerinizin altı torbalanır, omuzlarınız çöker, ama siz hala üretimi arttırmayı amaçlarsınız. Sohbetin tamamı mesai bitimine kadar hep “üretim ne kadar artacak”, “sana gönderdiğim raporu aldın mı”, “toplantıda alınan kararlar uygulandı mı?” şeklindedir. Fabrika 24 saat çalışır, yıllar geçer fabrika üretir, sen hava kaçıran bir balon misali yıldan yıla sönersin.

Fabrikanın sıkıntıları sadece anlayıştan, üretimden ve prosesden de kaynaklanmaz, Aslında bölüm şefin ve ustabaşı ile anlaşıp, kafa dengi olabilirsen cennet gibi bir yerdir fabrika. Ancak her cennette bir de şeytan bulunur. Bu şeytana fabrikada “müdür” denir. Genellikle işletme ya da ekonomi mezunu olan bu müdürler “mahiyetimde şu kadar mühendis çalışıyor” diye kasım kasım kasılırlar. Aslında mühendis olmak istemiş ancak becerememiş bu insanlar mevcudiyetlerini fabrika sahiplerine yalakalık yapma derecelerine bağlı olduğunu bilirler.

Statükoyu korumaya çalışırlar. Mevcut düzeni devam ettirmekten başka bir amacı olmayan, disiplin ve otoritesini her alanda korumaya çalışırlar. Kavgasız gürültüsüz bir fabrika isteyen patronların tercihidir ama fabrikaya bir katkıları olmaz. Hele bir de bu müdürler alt kademelerden yetişmiş fabrika müdürü seviyesine yükselmişlerse, vay sizin halinize. Eski alışkanlıklarından kurtulamazlar, daha önce sorumluluğunu aldıkları, departmanlardaki işlere müdahale ederler. Her yerde adamları vardır, yapılan her işi biliyormuş gibi müdahale ederler. İstatistik, modern üretim teknikleri, sistem ve süreç gibisinden laflar ederek fabrikadaki üretim artışının kendisinin uyguladığı bu tekniklerden kaynaklandığını savunurlar.

Ancak tüm bu sıkıntıların dertlerin, üzüntülerin unutulduğu ve tekrar insanca bir yaşama geçebildiğin bir yer de vardır; yemekhane. Fabrika yaşamının en insani yerleri yemekhaneleridir. Saatlerce birlikte çalıştığınız insanları ve dostları burada görür ve eğer mümkün olabilirse iki satır sohbet edebilirsiniz. Ancak bu durum mavi yakalılar ve çoğu beyaz baretliler için böyle gelişmez. Koskoca yemekhane aynı saatte tüm fabrikanın bir araya geldiği ve konuşmadan sadece ağızlarını oynattıkları yer gibi görünür sana.

Genellikle ucuz yemekler çıkar bu yüzden yemekler genelde bol suludur. İşveren için ana felsefe çalışanların ekmeğe yüklenmeleridir. Haftanın ilk günü, kuru fasulye ve pilavdan müteşekkül olan tabldot, sanki Allahın emridir. İlerleyen günlerde yemek ve kadınbudu köfte, pirinç çorbası, daha da kalırsa sütlaç gibi pilav türevi yiyeceklerle menü çeşitlendirilir. Süsleme amaçlı plastik çiçeklerle taçlandırılmış, buruşuk örtülü masaların askeri bir nizam ile dizildiği, sandalyelerin tüm vücudunuzu hissizleştirdiği bir ortamda yemek yersiniz.

Mühendisler ve memurlarla birlikte oturduğunuz masada ortam oldukça gergindir. Sevdiğiniz bir yemek ya da güzel bir tatlı çıksa “vaay süper olmuş” diyemezsiniz. Çoğu kişi anlamsız gözlerle size bakar ve zevksizlikle, hatta midesizlikle sizi itham eder. Kendini ezik ve zavallı hisseder, masada aşağılandığın hissine kapılırsın. En iyisi yemeği beğendiğini hissettirmeden bir gurme edasıyla kaşları martı yapıp ne kadar çok yemeği kötülersen de o kadar çok itibarın yükselir grup içinde. Sende çoğu idari memurların yaptığı gibi yaparak çatalınla köftelere bakıp, üzerinde bilimsel araştırma yapan bir profesör edasıyla konuşmalar yaparsın.  Ve son olarak tam karşında oturan insan kaynakları müdiresinin iri gözlü zirkonyum taşlı yüzüklerin yuva yaptığı tombul parmaklı elleriyle mandalinayı parçalarcasına soyup mideye indirirlerken masada dedikodu ve kahkahanın gırla gittiği sohbete ortak olursun. Günün hatta sabah saatlerinde fabrika müdürü ile yaşadığın stresin bir kısmını atar, çay ile sigaraya biraz vakit kalsın diyerek yemekhaneyi terk edersin.

Ve fabrikada paydos zili çalar.

Paydos zili ile fabrikada ömür biter. Hayattan umarsız, yorgun yüzler, mekanikleşmiş vücutlar ve eller. Paydos ziliyle yorgun bedenlerini fabrika servislerine doğru sürükleyen insanlar ve servisler kalkana kadar derin derin içine çekilen bir sürü sigara. Yorgunluktan ya da bıkkınlıktan nerdeyse çıt çıkmayan bir otobüs dolusu insan. Garip bir metal, asit kokusu karışımı ile birlikte eve dönüş.

Derinlere dalar, düşünürsün. Daha servisteyken, eve dönüş yolunda fabrikayı özlemeye başlarsın. O fabrika yüzlerce kişiye ekmek kapısı olmuştur. Birçok kişiyle anıların birikir, sırayla hepsi gözlerinin önünden geçer. Soğuk kış gecelerinin bitmek tükenmek bilmez vardiyaları. Sabaha karşı kumanda odasında işçilerle içtiğin demli çay. Koltuk ambarının ağır kokusu ve duvarlarındaki o bölgenin futbol takımının posterleri. Vardiya masalarının çekmecelerinde geçmişe ait motosiklet dergileri. Panolarda ve duvarlarda asılı bir sürü teknik çizelgenin belgenin yanına markalama kalemi ile yazılmış notlar. Ve sanki fabrikanın bünyesine sinmiş gibi görünen makinaların hiç susmayan ritmik sesleri.

Ama fabrika dediğin bir gariptir.
Yıllar geçince garip bir tutkuyla seni kendisine çeker.

Uzaklarda dumanı tüteni, geceleyin kilometrelerce öteden ışıkları parıl parıl parlayan bu kadar etkileyici başka bir manzara tanımadığım. Oysa ben, öyle endüstriyelleşme delisi, teknoloji manyağı bir insan değilim. Ayrıca fabrikaların, hem doğanın hem de işçinin, çeşitli açılardan anasını ağlatan, bacasından kapkara zehirli dumanlar salan, çelikten devasa canavarlar olarak resmedilmesini de gayet haklı buluyorum. Ancak, hala uzaklarda dumanı tüten bir fabrika gördüğüm zaman içim bir acayip olur. Böyle dizleri kırıp elimi çeneme dayayıp fabrikaya bakarak türkü çığırasım gelir.

Fabrika bir ömürdür.
Tüm sıkıntılarına rağmen zevkli bir ömür.
Bir mühendis için okul gibidir.
Havası, kokusu, gürültüsü bir koğuşu andırır.
Çalışma saatin belli, yeri belli, maaşın belli,
İnsanın bir ömür çalışacağı mekandır.
Masanın üstünde notlar, vardiya defteri,
Düz kalsın diye üstüne rulmanlar konulmuş çizimler
Kahve kupası ile bütünleşmiş bir hayat ile
Bir ömürdür; fabrika

Nadir AVŞAROĞLU
Maden Mühendisi

Blog yazıma tepki göster
Harika
0
Harika
Beğendim
0
Beğendim
Haha
0
Haha
Beğenmedim
0
Beğenmedim
Güzel
0
Güzel
Anlamadım
0
Anlamadım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir